31 Aralık 2015 Perşembe

Sıfır Sayı





                                            Yazar: Umberto Eco
                                            Yayınevi: Doğan Kitap
                                            Orijinal Adı: Numero Zero
                                            Orijinal Dili: İtalyanca
                                            Çeviren: Eren Yücesan Cendey
                                            Kapak Tasarım: Geray Gençer
                                            Basım Yeri/Tarihi: Istanbul, Ekim 2015 - 1. Baskı


Tam bir "kaybeden" olan Colonna (50), gazeteci Simei'den iyi bir iş teklifi alıyor: "Yazı işleri sorumlusu ya da benzeri bir şey" sıfatıyla bir yıl boyunca bir günlük gazete için hazırlanan 12 "sıfır sayı"yı yönetecek ve "asla çıkmayacak olan bir günlük gazetenin hazırlanışıyla geçen bir yılın öyküsü"nü anlatan bir kitap yazacak. 
Patron Vimercate, bu gazete sayesinde "finans ve politika dünyasının güzel salonunu rahatsız edebileceğini kanıtladıktan sonra, olasılıkla bu güzel salon ona bu düşünceden vazgeçmesini rica edecek, o da Yarın tasarısını bir kenara kaldırıp güzel salona giriş yapma iznini koparmış olacak." 
Teklif sahibi Simei'nin de kendi planı var: "her şey suya düşerse kitabı yayımlarım. Bomba gibi patlayacak ve yayın hakkı adına bana belli bir gelir sağlayacaktır. Ya da, olur ya, birileri yayımlamamı istemez ve bana bir total verir. Net."
Olaylar böyle başlıyor ve Eco gözde konuları aracılığıyla İtalya'nın 50 yıllık tarihini yeniden yazıyor: Gladio, bir Papa'ya suikast, başka bir Papa'nın öldürülmesi, hükümet darbeleri, gizli servislerle terör örgütlerinin karmaşık ilişkileri… Ve bir soru: Acaba Mussolini sağ mı?(Arka Kapaktan)


Yorumlarımız:

Kitap Umberto Eco’nun son kitabı ve esas olarak Mussolini döneminden (İkinci Dünya Savaşı) bu yana Italyan politikası/ politikacıları, basın ve Vatikanın girift ilşkilerini anlatmakta. Bunu yaparken ister istemez global dünyaya ve ipleri elinde tutan güçlere de deyinmek ve resmi tamamlamak zorunda doğal olarak. Kitabın başı çoğunlukla İtalya odaklı olduğundan İtalyan politik tarihini, önemli politikacı ve gazetecileri bu kitabı daha iyi anlamak için gerekli olduğunu düşündüm zira çok isim geçmekte ve dışardan bir okuyucunun bu dönemleri irdelemesi zor. Kitap son 70-80 sayfada bana daha enteresan geldi çünkü aşina olduğumuz oluşumları (örneğin Gladio) ve bunların meydana nasıl çıktığını anlattı ki benim için enteresan olan bu bölümdü. Yazar sonunda dünya çarklarının nasıl döndüğünü gözler önüne sererken kahramanlarının pesimist duygulardan hareket etmesine izin vermiyor ve sonuçta dünyanın diğer tarafını, yani güzelliklerini yaşamaya karar veriyorlar. Umutsuzluğa kapıldığımızda ve olaylar bizi karamsarlığa sürüklediğinde hepimizin yaptığı şey de bu sanırım. DEMET

Bu ay Umberto Eco'nun Sıfır Sayı romanını okumaya karar verdik. Hem son aylarda ağırlıklı klasik okumuştuk, hem de konusu 'kötü gazetecilik' diye özetleyebileceğimiz bu roman günümüze, Türkiye gerçeklerine çok uyuyordu ve merak ettik. En azından ben öyle hissettim. Gerçekten de Sıfır Sayı konu itibari ile ilginç. Hayata tutunamayan çeşitli mesleklerden bir gurup insan çıkmayacağını bildikleri bir gazeteyi hazırlıyorlar. Bu sözde gazetenin sahibi ise böylece politika ve finans çevrelerine girip zenginliğine zenginlik katma peşinde. Tüm bunlar olurken romanın baş kahramanı Colonna'nın 'kayıp' hayatını ve aşk hayatını öğreniyoruz, ama daha önemlisi İtalya'nın son 50 yıllık tarihinin adeta üstünden geçiyoruz. Gençliğimizde duyduğumuz haberleri romanda okuyoruz: mafya ilişkileri, papanın öldürülmesi, Mussolini'nin ölümündeki sır perdesi vs..Meraklısı için hele de gazeteciler için okunası bir roman. Ama bence tercümesi sıkıntılı adeta çala kalem. Umberto'nun da en iyi eseri olmadığı kesin..LEYLA

30 Aralık 2015 Çarşamba

Umberto Eco






Düşünsel alanda “Dedalus” takma adıyla bilinen ünlü yazar, 5 Ocak 1932‘de İtalya‘da küçük bir kasaba olan Alessandria‘da dünyaya geldi. Hukukçu olmasını isteyen babasına karşılık Eco, hukuk eğitimini yarıda bırakarak, kendi ilgi alanlarının izinden gitti ve Torino Üniversitesi‘nde Ortaçağ Felsefesi ve Edebiyatı eğitimi aldı.1954‘te eski filozoflardan olan din düşünürü Thomas Aquinas ve onun Ortaçağda oluşturduğu ekolün estetik anlayışı üzerine yazdığı bitirme teziyle felsefe doktorasını tamamlayan yazar, kendisinin düşünsel yorumlarından ve estetik ifade tarzından çok etkilenen, üniversite hocası Luigi Pareyson‘un “Estetica for Lettere Italiane” eserinin eleştirisini yazdı. 50’li yılların başlarında, entellektüel bir Katolik militan olan Eco, doktorasından sonraki yıllarda dini inanç sistemini sorguladı ve dinin varlığını inkar ederek Roma Katolik Kilisesinden ayrılmaya karar verdi.  1962'de Torino Üniversitesi'nde doçent, 1969'da ise Floransa Üniversitesi'nde görsel iletişimdalında profesör oldu. Eco, 1971'den bu yana Bologna Üniversitesi'nde profesör olarak çalışmaktadır ve yapısalcılık sonrası göstergebilim gelişmelerine önemli katkılarıyla tanınmaktadır.  1975  yılında bu üniversitenin Gösteri ve İletişim Bilimleri Enstitüsü'nün başına getirildi.
70’li yılların sonlarında bir göstergebilim profesörü olarak ünlenen Eco, bilimsel kariyerinden roman yazarlığına doğru hiç umulmadık radikal bir dönüşüm gösterdi.
1980 yılında, işaretlerin gizemini, yaşamlarımızdaki karmaşık varlığını, kurgusal; fakat açık bir dille vurguladığı ve polisiye roman türünde işlediği “The Name of the Rose” (Gülün Adı) adlı çalışmasını yayınladı ve eser dünya çapında muazzam bir yankı uyandırdı. Eco’nun bu romanı yazmaktaki amacı, göstergebilime duyduğu ilginin şekillenmeye başladığı dönemden beri tuttuğu notları, yayınladığı makaleleri ve birçok çalışmasını bütünleştirerek; bu bilimi, Ortaçağın egzotik havası içinde geniş kitlelerin bilgisine sunmaktı.
Edebiyatçının 1988‘de yayınlanan ikinci romanı “Foucault’s Pendulum” (Foucault Sarkacı) yine büyük bir başarıya imza atarak, Eco’yu, dünyanın önemli roman yazarları arasında üst sıralara yerleştirdi. Bu çalışmasında ünlü edebiyatçı, irrasyonel düşüncenin Ortaçağ’a uzanan felsefik – tarihsel sürecini ele almış; pozitif bilimlerin gelişmesine katkıda bulunan, ama hep geride kalmış olan gizli bilimlerin varlığından bahsetmiştir. Romanın başarısının ardından, 1992‘de “How to Travel with a Salmon” (Somon Balığıyla Yolculuk) derleme kitabını yayınlayan Eco, militanizm, bilgisayar jargonları, futbol fanatizmi, jet-mail, fax makineleri gibi birçok yeniçağ kavramını, tarih – bilim ve insan döngüsünde eleştirel bir ironiyle konu ettiği yazılarını biraraya getirdi.
1994‘te, yazarın üçüncü roman çalışması “The Island of the Day Before” (Önceki Günün Adası) yayınlandı. Aslında Eco, öyküsel kurgusu olan başka bir kitap daha yazma niyetinde değildi. Ancak “katışıksız doğa” hakkında yazmak istedikleri kendiliğinden hikayesel bir nitelik kazandı ve elbette yine tarihin farklı zamanlarında üç boyutlu bir anlatımla ortaya çıktı. 1997‘deki Kant and the Platypus adlı bilimsel – felsefik deneme çalışmasında Eco, algılarımızın ne kadarının bilişsel idrak yeteneğimize, ne kadarının da dilbilgisi kaynağımıza dayandığını Pascal, Aristotales, Heidegger gibi düşünürlerin öğretilerinden yola çıkarak çözümlemeye yöneldi. 1995‘teki “The Search for the Perfect Language” (Kusursuz Dil Arayışı) kitabıyla ünlü edebiyatçı, iletişimin temeli olan dillerin çokluğu ve farklılığının, aslında iletişim gücümüzü sınırlandırdığı düşüncesini, Babil Kulesi’nin Tanrı’nın lanetiyle yıkılması sonucunda ortak dili kullanan insanların dilde de ayrışmasını efsanesini baz alarak açıklamakta; “Kusursuz dil” hayalinin gerçekliğini de sorgulamaktaydı.
2000 yılına gelindiğinde, inanç sistemlerimizi sorguladığı “Belief or Non-Belief?” (İnanç ya da İnançsızlık Yüzleşme) gibi yazarın daha ziyade eleştirel yönünü; yine kusursuz dil ütopyasına değindiği “Baudolino” gibi düşünsel yönünü açığa çıkaran yapıtlarını yayınladı. Son olarak, 2004‘te beşinci romanı olan “La Misteriosa Fiamma Della Regina Loana” (Kraliçe Loana’nın Gizemli Alevi) ‘yı kaleme aldı.
Umberto Eco, içinde 30.000’den fazla kitabın bulunduğu geniş bir kütüphaneye sahip olan Milan’daki evinde yazın çalışmalarına ve Bologna Üniversitesi’nde İletişim Bilimleri Programı’nda eğitmenlik görevine halen devam ediyor.



1 Aralık 2015 Salı

Hınzır Kız

                                         
                                            Yazar: Mario Vargas Llosa
                                            Yayınevi: Can Yayınları
                                            Orijinal Adı: Travesuras de la nina mala
                                            Orijinal Dili: İspanyolca
                                            Çeviren: Süleyman Doğru
                                            Kapak Tasarım: Utku Lomlu
                                            Basım Yeri/Tarihi: Istanbul, Temmuz 2015 - 1. Baskı



Sadece ahmakların mutlu olduğunu söyleseler de, itiraf ediyorum ki kendimi mutlu hissediyordum. Günlerimi ve gecelerimi Hınzır Kız'la paylaşmak hayatımı dolduruyordu. Geçmişteki buz gibi soğuk tavırlarına kıyasla, bana karşı sevecen davranmasına rağmen, günün birinde, hiç beklenmedik bir biçimde maceralarına geri döneceği ve hoşça kal bile demeden çekip gideceği korkusuyla, beni daima huzursuz bir şekilde yaşatmayı gerçekten başarmıştı.

Sebatlı çevirmen Ricardo'nun tek kabahati gönlünü fettan mı fettan, bin bir surat Hınzır Kız'a kaptırması. İki sevgilinin imkânsız aşkının arka planındaysa 20. yüzyılın ikinci yarısında hem Peru'yu hem de dünyanın geri kalanını şekillendiren tarihî ve toplumsal dönüm noktaları. Mario Vargas Llosa'nın, "Aşka dair ilk romanım," dediği Hınzır Kız 1950'lerin Lima'sında alevlenip Paris, Londra, Tokyo ve Madrid'e uzanan, sönmez bir sevdanın öyküsü. (Arka Kapaktan) 


Yorumlarımız:

Hınzır Kız, yazarın benim okuduğum ikinci kitabıydı ve gene Vargas romanını elimden bırakmak istemeyeceğim şekilde bana okuttu. Yazarın anlatımına, akıcılığına ve olayların içine okuyucuyu sokup, bilfiil yaşatmasına gerçekten hayranım. Kitabın konusu bir kadın ve erkeğin ilişkisini anlatmakta. Ancak buna o kadar enteresan kişilikler ve olaylar katıyor ki sürüklenip gidiyorsunuz. Yazar bunu yaparken bir taraftan da kahramanların yaşadıkları değişik toplumlarla ilgili politik, edebi ve sosyal içerikli arka planı hazırlayarak sizi o dönemlere de taşımakta aynı zamanda. İkili ilişkilerde de sansürsüz yalın bir anlatım var; doğru, yanlış yargısına pek yer verilmiyor, zannedersem okuyucuya da bu fırsatı tanımıyor Vargas ve bunu büyük bir ustalıkla yapmakta- hiç bir anlatımda doz ne fazla ne de az, anlıyorsunuz, yaşıyorsunuz o kadar.  Vargas'tan okumak için aldığım üçüncü kitaba (Julia Teyze) başlamak için sabırsızlanıyorum.  DEMET

Kitap Kulübümüzde Vargas’ın daha önce “Cennet Başka Yerde” isimli romanını okuyup çok beğendiğimizden Zeliha “Hınzır Kız”ı teklif edince, çok düşünmeden kabul ettik.
“Hınzır Kız”, Ricardo Somocurcio’nun hayatının 13 yaşından 60 yaşına kadar olan dönemini kapsıyan kendi ağzından anlattığı hatıra defteri gibi. Peru doğumlu Ricardo’nun lise yıllarında en büyük amacı hayallerinin şehri olan Paris’e yerleşmektir. Üniversite sonrasında bunu başaran Ricardo, Paris’te eski lise aşkına tekrar rastlayınca, Lily ile beraber olmak hayattaki tek tutkusu haline gelir. Ama zengin bir hayat yaşamak amacı olan Lily sadece iki zengin koca arasındaki boşluklarında, UNESCO’da simultane tercümanlık yaparak mütevazi bir hayat sürdüren Ricardo’ya gelir. Hınzır Kız başı sıkıştığında hep Ricardo’nun karşısına çıkar, onu sömürüp ruhen çökme noktasına getirdiğinde terk edip, daha varlıklı ve yaşlı bir adamı soymaya gider. Her seferinde yeni bir kimlikle sevgililerinden kaçarken sığınacağı liman Ricardo olur. Beraber oldukları 3-4 ay boyunca çok mutlu olan Ricardo her seferinde terk edilir ama aşkından hiç vazgeçemez. Sonuç olarak, bir ömür boyu süren takıntılı bir aşk hikâyesi; Ricardo nefret ettiğinde, tiksindiğinde bile seviyor Hınzır Kız’ı ve vazgeçemiyor.
Vargas’ın detaycı anlatımıyla, Ricardo’nun hayatına giren az sayıdaki arkadaşını, Peru’daki amcasının yazdığı mektuplardan yaşanan siyasi olayları, dönemin Paris’ini, Lily’nin peşinden gittiği Londra’yı ve Tokyo’yu da öğreniyoruz.
İlk kitabın verdiği tadı vermese de rahat okunan, güzel bir roman. NURİZER

Hınzır Kız'ı  Vargas 'Aşka dair ilk romanım' diye tanımlıyor. Ricardo'nun  lise yıllarından başlayıp sevgilisi Hınzır Kız'ın ölümüne kadar eksilmeden süren karşılıksız ,tutuklu ve saplantılı aşkı anlatılıyor. Ricardo ile Hırçın Kız lise yıllarından sonra tesadüfen karşılaşırlar. Hırçın Kız kendine zengin sevgili bulana kadar Ricardo ile birlikte  zaman geçirir, onun yardımına ve sevgisine ihtiyaç duyar. Sonrasında onu terk edip kayıplara karışır. Bu tesadüflerle birleşip, ayrılmalar farklı insanlarla  ve farklı şehirlerde Ricardo ve Hırçın Kız arasında aynı rutinde dört kez yaşanır. Bu rutin Hınzır Kızın ölümü ile son bulur ve yanınında onu hiç bırakmamış olan Ricardo vardır. Rutinde gelişen olaylardan dolayı fazla süprizli olmamakla birlikte sade anlatımı ve akıcılığı ile rahat okunan sürükleyici bir roman olarak tanımlanabilir. IŞIL